“İzmir benim manyetik alanım”

uğur çakı 5

Bugüne kadar Türkiye’de ve yurtdışında birçok ödül ve sergileme sahibi olan Heykeltraş Uğur Çakı ile Çeşmealtı’ndaki evinde sıcak bir sohbet gerçekleştirdik.

Ulusal ve uluslararası birçok sanatsal başarı kazanmış Heykeltraş Uğur Çakı, Türkiye’nin en üretken sanatçıları arasında yer alıyor. İzmir doğumlu olan Çakı, dünyanın birçok yerini dolaşsa da yine kentine geri dönüp üretmeye devam ediyor. Ailesiyle başlayan ve küçük yaşlarda sanatla kurduğu ilişki onu bugün multidisipliner bir sanatçı haline getirmiş. Eşi Başak Çakı ile birlikte bizi evlerinde ağırlayarak hikayelerini samimi bir şekilde anlattılar.

Heykel, ülkemizde ilk akla gelen sanat dallarından biri değil. Ülke olarak mesafemiz olduğu bir sanat dalı. Bunun nedenini neye bağlıyorsunuz?

Bu geçmişten gelen bir şey aslında. Ama artık o zincir kırılmaya başladı. İnsanlar güncel sanatın içinde heykelin bulunduğu yeri görünce onu daha iyi algılamaya başladı. Sanatın kendi içindeki yön değişikliği heykel sanatına çok yaradı. Toplumsal alanlarda heykel sergilemeleri İzmir’de de artmaya başladı. İnsanlara bu durumu öğretmiş oluyoruz bir anlamda. Sanat görerek etkileşime girdiğiniz bir şey. Görsel olarak görmeniz, etrafında dönmeniz gerekir. Ev içinde de galeride de olsa aynı şekilde, toplumsal alanda olsa da aynı şekilde. Böylece ilişki kuruluyor. Sanatın kendisinde de, özünde de var bu; izleyici, sanat eseri ve sanatçı bir ilişki kurmuş oluyor.

Siz heykeli nasıl seçtiniz?

Heykel etrafında bir yaşam alanı yaratıyor. Bu beni çok etkiledi. Forma olan ilgimi keşfettim. Ailem de sanatçı. Annem resim öğretmeni, babam mimar. Annemin atölyesi ve babamın bürosu arasında büyüdüm. Doğal olarak o etkileşim oluşmuş oldu. İlk önce seramiğe çok ilgi duydum. Seramiği bir malzeme olarak kullandım. İlk heykellerim seramiktendir. Seramikten ikinci senede artistik seramik diye bir branşa ayrılıyorsunuz. Orada da zaten heykel yapmaya başlıyorsunuz. Seramiğin temel eğitimini de aldım. Sonra sanatsal seramik eğitimi aldım. Ondan sonra benden iki sene evvel mezun olup asistan olan arkadaşlarımın yardımıyla, hocalarımın bana oradaki kapıları açmasıyla çoklu disiplin sanatçısı oldum. Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesi benim için önemli bir süreç. Orada geçirdiğim beş sene müthiş. Sevim Çizer, Halil Yoleri, Cengiz Çekil bütün heykel ve seramik bölümü öğretmenleriyle güzel bir arkadaşlık ortamı kurmuş olduk ve bu bana bütün kapıları açtı. Bu benim için büyük bir şanstı. O zaman Seramik Bölüm Başkanı Prof. Sevim Çizer, 2000 yılında Seferihisar’da uluslararası bir seramik sempozyumu düzenledi. O sempozyuma hocam, Volkan Hasbora ve beni asistan olarak seçti. Beni de birinci asistan yaptı. Volkan da şu anda Ege Seramik’in müdürüdür. O da teknolojik kısmında ilerledi ve başarılı oldu. O sempozyumda Sadi Diren ustayla tanıştım. Profesör Sadi Diren, seramikle heykeli ülkeye ilk getiren üstatdır. Sadi Diren benim hocam Sevim Çizer’in hocasıdır. Sadi Hoca ve Sevim Hoca da Rudolf Belling’in oradan da Picasso’ya kadar giden bir akımdan geliyorlar. Almanya’da bu insanlarla etkileşmiş bir hocanın öğrencisinin öğrencisiyim ben. O insanlar beni o sempozyuma götürdüklerinde dünyanın dört bir tarafından sanatçılarla tanıştım. Japonya’dan Akito Morino, Arjantin’den Jaly Vasquez gibi seramik sanatçılarını tanıdım. Orada 20 tane profesör düzeyinde seramik sanatçısı gelip 20 gün çalıştı ve onun sonrasında da büyük bir sergi açıldı. Mısır’dan Mohie el den Hussien diye bir seramik sanatçısı gelmişti.  Sonra beni Mısır bienaline davet etti. Ve ben 2002 yılında Mısır bienalinde bronz madalya alıp geldim. Benim ilk uluslararası başarımdır. Ve okulda geçirdiğim beş senenin ikinci yılında oldu bu. Bu insanlarla kurduğum ilişki beni bambaşka bir yere taşıdı. Hikayenin başlangıcını anlatmış oldum. Çok uzun zamandır da anlatmadığım bir hikayeydi. Bu kapılar açılınca insanlarla iletişim ağım gelişti ve her ülkeden birkaç sanatçı, galerici veya küratör tanıdığım oldu. Paris’te iki tane galeri tarafından temsil ediliyorum. Bir tanesi Bap Galeri Marais Bölgesi’nde, bir tanesi Sonia Monti Galeri Champs Elysees’de. Bap Galeri beni Louvre Müzesi Caroussel du Louvre’da Societe National Beaux Arts Salon Sergisi’ne soktu. Oradan da ‘Prix Special’ ödülüyle döndüm. Bu iletişim ağı bana katkı sağladı ama ben de elimden gelenin en iyisini yapmaya gayret ettim.

Uluslararası ağa sahiptiniz fakat sizi öne çıkaran, bunu sağlayan eserleriniz oldu.

Oraya gittiğimde bir Türk sanatçısısın. Eserin, kendin, duruşun, kılığın kıyafetin, tavrın hepsi bir arada etki ediyor tabii. Bir tanesi eksik olursa ki bunların en önemlisi eserinin güzel olması, o zaman tam olmuyor. Senin iletişim aracın, dilin eserin.

Okurken başka ödüller de aldınız…

Birinci sınıftayken de İzmir’de Rotary Kulübü bir seramik yarışması düzenledi. Orada yaptığım heykelle Filiz Sarper Eczacıbaşı Ödülü’nü aldım. O da bana çok güzel bir ivme kazandırdı. Sanata değer veren, destek veren birinin adını taşıyan bir ödül almak çok önemliydi. Ne yapayım diye düşünürken atölye kurma fikri oluştu.

Öğrencilik yıllarındaki bu başarılar ve atölye fikri üzerine aileniz nasıl tepki verdi?

Bu fikir üstüne babam soruyor; “Daha üniversitedesin. Bu yaşta olur mu olmaz mı? Daha erken değil mi?” Bizden önceki nesil olduğu için daha temkinli yaklaşıyor tabii. Sanatçının kendini, rüştünü ispatlaması zamanı vardır ya ailesine, etrafına. Onun oluşması annem de daha erken oldu. Annem daha erken inandı bana, babam daha geç. İlk atölyemi Zeytinalanı’ndaki evin mutfak terasını kapatarak, bir seramik fırını, güzel bir turnetle ve modelaj kalemleriyle kurduk. İki yıl kadar orada yaşadıktan sonra Çeşmealtı’na buradaki eve taşındık. Annem güzel çiçek güzel saksıda bulunur düşüncesiyle yüce gönüllülük yaptı ve çalışmak için burayı bize bahşetti. Üniversitenin bitmesiyle yurtdışına gidiş gelişler başladı. Birtakım galerilerle anlaşmalar oldu. İstanbul’da ilk çalıştığım galeri olan Çağla Cabaoğlu Galeri’nin çok katkısı oldu. Onun yeri bende her zaman başkadır, kıymetlidir. İstanbul’da bizi tanınır, görünür kıldı. Contemporary İstanbul’da çok aktif bir galericiydi. Hala da çalışıyor. Eylül ayında yeni bir galeri açacak. Benim şu ana kadar yurtiçinde ve yurtdışında 35’in üzerinde karma, kişisel sergi ve fuar 50’yi buldu.

Üretim süreciniz nasıl oluyor? Nelerden ilham alırsınız? Nasıl başlıyor, nasıl devam ediyor?

Benim ilhamım kendi çocukluğum. Başlangıç, tabiat, ailem, birçok şeyden ilham alıyorum. Çocuğumun doğduktan sonra büyüme sürecinde eserlerim renklendi. Renge dönüşüm 2005 yılıdır. Evde her taraf rengarenk oyuncaklarla doluydu. Başka aklınıza ne gelebilir ki? Onunla beraber renklendim. Ondan önce daha figüratif çalışıyordum.

Heykel deyince belli malzemeler aklımıza geliyor fakat siz farklı malzemelerle de çalışıyorsunuz. Hangi malzemelerle çalışıyorsunuz?

Şimdi güncel sanatlarla meşgülüm. Dijitali kullanıyorum. Mesajım var artık. Savaş karşıtı olan işlerim var. Hedeflerin en yukarıya konmasıyla ilgili işlerim var. Bir dönem araçlar serisi yaptım. Hurda metaller kullandım. Çocukluğuma bir göndermeyle oyuncak arabaları kullandım. ‘Dünya Naylon Torbalarda’ isimli bir çalışmamda taksidermi ve naylon torba kullandım. Çok güvendiğim ve sevdiğim bir iştir. Hatta ödev konusu olmuştur. Seramik, bronz, plastik, paslanmaz çelik, hurda, taksidermi, readymade dediğimiz hazır nesneleri kullanıyorum. Deniyorum ve hepsi benim için bir öğrenim süreci. Aklınıza gelen ne varsa kullanabilirim. Sadece o an yapmak istediğim şeyle isterse bir çöp uyuşsun onu kullanabilirim. Multidisipliner bir sanatçıyım.

Fikir nasıl geliyor?

Kendiliğinden… Hayal etmekle başlıyor her şey.

Önümüzdeki günlerde bir sergileme olacak mı?

Kasım ayında Bap Galeri’de dijital işlerimden Eros ve Pan isimli eserimin de bulunduğu ‘The paths that leads to the essence of life is art’ (Hayatın özüne giden ayak izleri sanatın kendisidir) isimli kişisel sergimizi yaptık. Orada güzel bir haber olduk. İlk uluslararası röportajımız Aesthetica Magazine’de çıktı. Son sekiz aydır sekiz parça iş üretebilmişim. Ondan önce üç ay bir çalkantı geçirmişim. Toplamda 12-13 parça ürettim bu yıl. Bununla bir sergi yapacağım şimdi. Her dönemimden birer parçanın olduğu, hepsinin birbirinden farklı malzemelerden fikirlerden beslendiği eserlerden oluşan ama hepsinin Uğur Çakı olduğu bir sergi yapmak istiyorum. Şu anda Sonia Monti Galeri’deki sergimiz bitti ve eserlerimiz geri dönüyor. 2 Temmuz’da Urla Be Contemporary Galeri’de sergimiz var. Şu anda Bennu Gerede’nin fotoğraf sergisi var. Ondan sonra çok önemli olan internasyonal bir sanatçı olan Genco Gülan yer alacak.

Pandemi, hem insan olarak hem sanatçı olarak sizi nasıl etkiledi? Bu süreci nasıl geçiriyorsunuz?

Yıpratıcı ve üzücü bir süreç oldu. Onunla ilgili bir işim de var. Adı; Korona Günlerinde Son Akşam Yemeği. Çocukluğumdan kalma ‘İsa’nın Son Akşam Yemeği’ heykelciğim vardı. Masadaki herkese maske taktım. Bende koronaya bir gönderme yaptım fakat bu garip bir süreç. Biz evimize kapandık. Kendi içimize döndük. Üretmek istediğimiz, beklemekte olan, hayatın içindeyken yapamadıklarımızı yapmak yoluyla bir akış yakalamaya çalıştık. Herkes adapte olmak zorunda. Üretim konusunda bir sıkıntı yaşamadım. Modelaj yapıp dökümhaneye yolladım. Çalışmayla üretim kısmının yarı yarıya olduğu bir dönem yaşıyorum. Bu dönemde dijitalde eseri yapıp, çalıştığınız atolyeye gönderip, orada baskısını yaptırıp, getirip sergileyebilecek duruma getiriyoruz.

Paris ise şu an pandemiden dolayı perişan durumda. Onlar 2022’de toparlanmayı hedefleyebilecek durumdalar. Bizden daha zor durumdalar. O süreç açıldıktan sonra kesin olmamakla birlikte mayıs ayında Contemporary İstanbul’un olacağı söyleniyor. Durum çok belirsiz ve her şeye yansıyor.

Başak Çakı: Her süreç gibi iyi yanları da var, kötü yanları da var. Ama artık bir krize dönüştüğünü düşünüyorum. İlk dönemde başka şeyler anlatıyordu; insanların biraz daha yavaşlaması gerektiğini, biraz daha hissetmesi, algılaması gerektiğini söylüyordu. Sadece kendini değil etrafındaki her şeyi anlayabilmesi gerekiyordu. Fakat şu an farklı. Fazıl Say sosyal medyasında güzel bir şey yazmış; Ruh koronası olduk hepimiz. Gerçekten de öyle.

Uğur Bey’le nasıl tanıştınız?

Başak Çakı: Uzun yıllara dayanıyor bizim tanışıklığımız. Birlikte büyüdük aslında ikimizde birer küçük çocuktuk. Uzun ve renkli bir süreç. Zorlu, keyifli, hepsi var. Hayat gibi…

Uğur Bey’in çalışmaları sırasında evin hali nasıl oluyor?

Başak Çakı: Uğur her yeri bir atölye gibi kullanıyor. O çok doğru bir şey bence. O anda onu hissediyorsa doğrudur. Bir sanatçıyı bir çocukla karşılaştırırsak; çocuğun gelişirken, büyürken hayallerini nasıl sınırsız tutmanız gerkiyorsa bir sanatçı için de öyle. Her yer onun oyun alanı.

Uğur Çakı: Çok güzel anlattı.

Dünyanın her yerinde yaşayabilirdiniz, üretebilirdiniz. Neden Türkiye’de ve İzmir’de yaşamayı tercih ettiniz?

Beş sene İstanbul’da yaşadık. Doğma büyüme İzmirliyim. Benim kesinlikle manyetik alanım burası. İstanbul süper bir şehir. Ona bir sözüm yok. Ama beş sene orası için yeterli. Ben orada yapmam gerekeni yaptım. Amerika, Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya, Monaco, Arjantin, Mısır gibi birçok ülkeye gittim, eserlerimi en üst düzeyde sergiledim. Sayın Bedri Baykam’ın önderliğinde UNESCO bana uluslararası sanatçı kimliği tahsis etti.

Ülkemizi temsil ediyorsunuz. Sizi İzmir’de daha çok görmek isteriz.

Pandemiden önce Paris’te sergi oldu. Döndüm 2 hafta sonra Swissotel’de Sanat Günleri oldu. Orada konuşmacı olarak yer aldım. Sonrasında Sayın Abdul Batur Başkan’ın önderliğinde Nazım Hizmet Kültür Merkezi’nde sergimiz oldu. Onun hemen akabinde Copenhag’da sergimiz olacaktı, pandemi patlak verdi ve iptal oldu. Şimdi de pandemi sürecinin bitmesini bekliyoruz. Fakat bu arada biz gidemedik ama işlerimiz gidip gelmeye devam etti. Türkiye’yi temsil ediyorum fakat İzmir’de de etkinliklere katılıyorum. Burada kendi şehrimde, yaşadığım yerdeyim. Avrupa’ya gittiğimizde de farkımızı gösteriyoruz.

Sanat pahalı bir iş aslında. Destek alıyor musunuz?

Sanatçı için bir serginin hazırlanması pahalıya mal oluyor. Gidip gelmesini de eklediğimizde astronomik olabiliyor. Sponsorlarım var. Sayın Ahmet Ağaoğlu ve ailem. Beni hiçbir şekilde mağdur etmiyorlar. Koleksiyonerler ve sattığım eserlerden getirdiğim bir döngü var ve o döngüde yapabildiğimin maksimumunu yapmaya çalışıyorum. Döküm çalışıyorum. Geçen sergide dört parça dökümüm vardı. Ciddi maliyetler bunlar.

Yurtdışında Türk sanatçılara bakış açısı nasıl?

Biz de sanatta Avrupalılar kadar ilerideyiz artık. O kadar fark kalmadı. Eskiden fark çoktu ama belli başlı sabatcılar sayesinde o fark azaldı. Bazı Türk sanatçıları kopyala yapıştır şeklinde çalışıyor. Onlarda bunu görüp bir kısmı seviniyor bir kısmı dalga geçiyor. Ama orada ses getiren büyüklerimiz ayakta. Türk sanatçısı yurtdışında saygı görüyor. Hatta daha fazla saygı görüyor. 50 yıldır 100 yıldır galericilik yapan insanlar var orada. Bir cadde var 70 tane sanat galerisi var. ortasında da müze var. Türkiye’de son 20-30 yılda bir şeyler değişmeye başladı. Yahşi Baraz sayesinde… Türkiye’ye modern sanatları tanıtan, öncülük eden ve ilk sanat galerilerinden birini kuran isimlerdendir. İzmir’de Bay Lucien Arkas’a ayrı bir parantez açmak isterim. Muhtesem iki müze oluşturdu. Ciddi yatırım yapıyor. İzmir’in sanat konusunda kaderini değiştirdi. Türk sanatında güzel şeyler oluyor.

Heykeltraş olmak isteyen gençlere neler önerirsiniz?

Çok çalışmalılar, çok hayal kurmalılar. Genç yaşlarda her şeyi doğru kurgulamak pek olası olmuyor ama buna gayret etmeliler. Bütün bu olması gerkenleri tek tek kendilerine ekleyerek devam etmeliler. Sonu olmayan bir yolculuk… Yetenek doğuştan var olabilir ama yetenek de geliştirilebilir. Kimisi çok yeteneklidir ama çalışkan değildir, olmaz. Kimisi az yeteneklidir ama sürekli çalışıyordur, yeteneğini geliştirir. Sadece sanatta değil hayatın kendi içinde de bu örnekler var. Heykeltraşlık meşakkatli yol, zor iş. Uğraşmak gerekir.

İzmir’de toplumsal alanlarda eserleriniz var mı?

Mövenpick Otel’de var. Folkart Towers’da var. Bana destek olan tüm koleksiyonerlerime ve büyüklerime sonsuz tesekkür ediyorum.


Bir Cevap Yazın